
19 Nisan 2026 Pazar

Kara Tahtadaki Kurşun İzi: Bir Sosyolojik Çöküşün Anatomisi

Dilek Bozkurt Yazdı: Sırtından Bıçaklanan Gelecek

Türk Doktor Yadigar Genç, Kanserle Mücadelesinde Yeni Hedef Kanser Kök Hücreleri

Serkan Candaş Yazdı: Dedikodu ve İftiralarını İspat Edemeyen Hukuk Önünde Hesap Verir!


Artık meseleyi yumuşatmanın, kelimeleri törpülemenin bir anlamı yok. Türkiye’de okullarda yaşanan silahlı saldırılar birer “münferit olay” değildir. Bu ifade, gerçeği örtmek için kullanılan bir bahaneden ibarettir. Karşımızda duran şey, açık ve net bir toplumsal çöküştür.
Çocukların olması gereken yerde, yani sıralarda, defterlerin arasında, gelecek hayalleriyle uğraşması gereken bir ortamda; silahlar konuşuyorsa burada sadece bir fail yoktur. Burada bir ihmaller zinciri, bir çürümüşlük ve göz göre göre büyütülen bir kriz vardır.
Sorulması gereken ilk soru şudur: Bir çocuk nasıl olur da bir okula silahla girebilir?
Bu sorunun cevabı bireyde değil. Ailede, sistemde, denetimsizlikte ve daha da önemlisi toplumun genel kayıtsızlığında saklıdır. Evinde silah bulunduran ve bunu kontrol etmeyen ebeveyn de sorumludur. Okullarda güvenliği bir formaliteye çeviren idare de sorumludur. Gençlerin ruhsal çöküşünü görmezden gelen eğitim sistemi de sorumludur. Ve en önemlisi, bu tabloyu sıradanlaştıran herkes sorumludur.
Bugün Türkiye’de gençler yalnızdır. Bu yalnızlık romantik bir yalnızlık değil; öfke biriktiren, bastırılan, duyulmayan bir yalnızlıktır. Kimliksiz, yönsüz ve değersiz hissettirilen bir kuşağın içinden, şiddetin bir “ifade biçimi” olarak çıkması şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan, buna hâlâ şaşırıyormuş gibi yapılmasıdır.
Dijital dünya şiddeti estetize ederken, gerçek dünya bunu denetleyemiyor. Sosyal medya platformlarında her gün normalize edilen öfke dili, hakaret kültürü ve linç refleksi; genç zihinlerde birikirken kimse bu birikimin nereye varacağını sormuyor. Sonuç ortada: Biriken şey sadece öfke değil, potansiyel bir patlamadır.
Silah meselesi ise başlı başına bir skandaldır. Yasalar var, evet. Ama uygulanmayan her yasa, yok hükmündedir. Bir çocuğun aile içinden silaha erişebilmesi, devletin denetim mekanizmalarının fiilen işlemediğini gösterir. Bu bir açık değil, bir çöküştür.
Okulların durumu da farklı değil. Eğitim kurumları artık yalnızca bilgi aktarılan yerler olmaktan çıkmış, toplumun tüm kırılmalarını içinde barındıran alanlara dönüşmüştür. Disiplin zayıf, rehberlik yetersiz, psikolojik destek neredeyse sembolik. Böyle bir zeminde büyüyen krizlerin şiddete evrilmesi kaçınılmazdır.
Burada en tehlikeli refleks, bu olayları hızla unutma eğilimidir. Birkaç gün konuşulup sonra gündemden düşen her saldırı, bir sonraki saldırının zeminini hazırlar. Çünkü unutmak, sorumluluktan kaçmanın en kolay yoludur.
Bu yazı bir uyarı değil. Bu bir tespittir.
Türkiye’de sosyolojik yapı çatlamış durumdadır. Empati zayıflamış, öfke yükselmiş, kurumlara güven aşınmış ve en önemlisi çocuklar korunamamıştır. Bu tablo karşısında hâlâ “önlem alacağız” demek yeterli değildir. Çünkü sorun önlem eksikliği değil, sistemsel çürümedir.
Eğer bir toplum, çocuklarını koruyamıyorsa; o toplumun geleceğinden değil, sadece gecikmiş bir çöküşünden söz edilir.
Ve o çöküş uzun zaman önce başlamıştır.